Burada kırmızı tarımı, yeşil sanayiyi, mavi ise hizmet sektörlerini gösteriyor. 1927’den 1980’e kadar tarım halen üstünlüğünü koruyor. Ancak, 1980’den itibaren uygulanılmaya başlanılan “24 Ocak 1980 Kararları”ndan sonraki yıllarda hizmet sektörü hızla gelişerek, 2014 yılında, tarım ve sanayi kesiminin toplamını geçiyor. Bu var ya bu, kelimenin tam anlamıyla bir fecââttir. Bu var ya bu, ülkenin tam anlamıyla sıfırı tükettiğinin çıplak bir göstergesidir. Belki bazılarınız diyecektir ki: “Hangi sektör olursa olsun, bırak insanlar para kazansın, evini geçindirsin, ne sakıncası var?”

Böyle söyleyene ben de derim ki: Abe avanak, şöyle kafanı bir çevir de dünyaya bak bakalım. Senin gelişmiş diye tabir ettiğin hangi ülkede hizmet sektörü sanayi ve tarım sektörleri toplamını böyle ikiye katlamış. Sabahtan akşama kadar, yukarda da örneklerini verdiğimiz gibi, gerek iç yağlamacılar, gerekse de dış yağlamacılar, Türkiye ekonomisinin “hızla büyüdüğünü, kısa zamanda ilk 10’a gireceğini, hatta AB üyesi bulunsaydık, Avrupa’daki krizi dahi önleyebileceğimizi” vızıldayıp durmuyorlar mı? O zaman o ilk 9’a giren ülkelerde de, tarım ve sanayi sektörü toplamının, hizmet sektörü seviyesine ancak ulaşabilmesi gerekmiyor mu?

Anamın sık sık söylediği çok güzel bir laf vardı: “Oğlum, yalan kısa bir örtüdür. Bir tarafı örtse de diğer tarafı açıkta bırakır.”

Ne de haklıymış.

Bugünkü dünya arenasında, üretimini yeniden üretimde kullanabilen ve de tüketimini de mümkün olduğunca geriye dönüştürebilen ülkeler, başkalarının kölesi olmadan özgürce yaşayabilirler.

Biraz açayım: Bir üretim sonucu elde edilen mamul madde, başka bir üretim safhasında üretilecek olan bir mal için yarı-mamul ya da hammadde olarak işlem görüyorsa, bu üretim gerçek bir sanayi üretimidir. Diğer bir adıyla, ağır sanayi. Türkiye’de, özellikle 1980’den itibaren gerilemeye başlayan sanayimiz, bugünkü koşullarda acaba hangi yönüyle “ağır sanayi” ismine layıktır. Hemen hemen hiç.

Niçin? Çünkü Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin bağımsızlığını korumak için üç beyaz(un, şeker, pamuk) ve üç siyah(kömür, demir, petrol) üretimini kendi ülkemizde yapmak ilkesini kabul etmiştir. Bu temel mallar ülke içinde üretilirse hem dışarıya döviz gitmeyecek, hem de ülke dışa karşı bağımlı olmayacaktı.

Bu nedenle, 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, Isparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi birçok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir.

Ayrıca bu dönemde(ki Atatürk liderdi, birilerine önemle hatırlatılır) gerek devletçe kurulan gerekse özel sektöre kurdurulan fabrikaların tüm yurt sathına dağıldığı görülür. Alpullu, Uşak, Turhal ve Eskişehir’de Şeker Fabrikaları, Nazilli, Bünyan, Ereğli ve Kayseri’de dokuma fabrikaları, Keçiborlu’da Kükürt, Zonguldak’da Kok, Kayseri’de Uçak, Paşabahçe Cam, Ankara’da Çimento, Zonguldak’da Antrasit, Karabük’de Demir-Çelik, Gemlik’de Suni İpek ve Bursa’da Merinos dokuma fabrikaları. Bu fabrikalar bu Anadolu şehirlerinin çehrelerini değiştirmiş buraları bir sanayi kentine dönüştürmüştür.

Sanayileşme bahsi açılmışken uçak fabrikalarını ayrıca belirtmek gerekir. Ülkemizde İlk uçak fabrikası 1926 yılında Atatürk’ün desteği ile devlet tarafından Kayseri’de kuruldu. 1930’lu yıllarda dünyadaki üç en iyi avcı uçak türünden biri burada üretiliyordu. Bu fabrika 1940 yılında kapatıldı. İlk özel uçak fabrikası yine Atatürk’ün desteği ile 1937 yılında Nuri Demirağ tarafından İstanbul’da kuruldu. Burada onlarca yolcu uçağı üretildi. Bu fabrika 1945 yılında kapatıldı.”(Mehmet Beşeri, Bazen Turuncu-Bazen Kırmızı Devrim, Togan yay. s.151-152)

Sanayisine bu kadar önem veren Genç Cumhuriyet devleti, tarımını da ihmal etmemiş, ona da gereken desteği vermiştir:

Türkiye'nin gerçek efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstehâk olan köylüdür.. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti aslî gayeyi gözetir.” (1 Mart 1922) özdeyişi Atatürk’ün tarım politikasının özetidir.

Türkiye'nin tarım alanındaki temel sorunu toprak kıtlığı değil, sürekli savaşlar ve azalan nüfus nedeniyle daha da şiddetlenen emek kıtlığıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu durum öylesine ciddi boyutlara ulaşmıştı ki; hükümet, ucuz emek sağlamak ve hayatî tarım üretimini sürdürebilmek için angaryaya başvurmak zorunda kalmıştı. 1923 yılına gelindiğinde yeni devletin sınırları içindeki nüfus -ve onunla birlikte ülkenin üretim kapasitesi- yüzde 20 oranında azalmıştı. Atatürk "memleketimizin genişliğine nispetle nüfusumuz az olduğundan ziraat hususunda makine ve fenni aletler kullanmaya diğer memleketlerden daha ziyade bir mecburiyet vardır" diyordu. Bilimsel tarımın üstünlüğünü köylüye göstermek için Devlet Üretme Çiftlikleri kuruldu. Atatürk, Atatürk Orman Çiftliği’ni bizzat kurdu ve yakından ilgilendi.

1927 yılında 210.794 olan pulluk sayısı 1936’da 410.365’e çıkarıldı. Tarım Kredileri de 1923 den 1938’e kadar, 8 milyon liradan 41 milyon liraya yükseltildi.1930 yılında tahıl ve un ithalatının yasaklanmasıyla, 5.3 milyon ton olan tahıl üretimi 1938 yılında 8.4 milyon tona, endüstri bitkileri üretimi de 351.000 tondan 704.000 tona çıkarıldı.

Köylüden alınan ondalık vergi ve keseneğin kaldırılması, Zirai Kredi Kooperatiflerinin kurulması da tarımın geliştirilmesi için atılmış önemli adımlardır.

Tüm bunların sonucunda, 1923 yılından 1938 yılına, besin maddelerinin toplam ithalat içindeki payı % 16.8’den,  % 2.8’e gerilemiştir.” (Mehmet Beşeri, Age.)

Demek ki neymiş? Bir ülke, dışarıya bağımlı olmak istemiyorsa, üç siyah ile üç beyazını mutlaka kendisi üretmeliymiş. Atatürk liderliğindeki genç Türkiye Cumhuriyeti bunu başarıyla yerine getirmiştir. Ne yazık ki O’ndan sonra gelenler, gidişatı tersine çevirmeye başlamışlar, geldiğimiz noktada, üzülerek ifade edeyim ki bayağı başarılı olmuşlardır.

Bu durumu, bir benzetmeyle şöyle anlatayım: Cumhuriyet Türkiyesi’nin emperyalizmle yeniden flört etmesinin başlangıç tarihi olarak 1939 yılını alabiliriz. İsmet İnönü, korka korka da olsa bu ilişkileri başlattı ve kapıyı hafifçe açtı.  Rahmetli Adnan Menderes kapıyı daha fazla açma düşüncesiyle iktidara geldi ve bu dediğini de yaptı. Ancak, süreç içinde bu kapı açmanın ülkenin hiç de hayrına olmadığını anladı ve zaman zaman kapıyı kapatmak, en azından eski seviyesine getirmek için çaba gösterdi. Cezasını da çekti. Amerikan menşeli darbeciler tarafından idam edildi.

Menderes sonrası gelen Demirel, Erbakan, Ecevit gibiler, bu kapıyı açık tuttukları, hatta daha fazla açtıkları zaman, emperyalist sistem tarafından alkışlanıp ödüllendirildiler. Kazara elleri çarpıp da kapı birazcık kapandığı ya da emperyalistlerin istedikleri anda, gereken çabuklukta kapıyı istenilen düzeyde açamadıkları vakit, kafalarına dipçikleri yediler.

Sonra Özal geldi. Tam da emperyalistlerin istediği adamdı. Kapıyı, gönüllü bir şekilde sonuna kadar açtı. “Buyurun ağam, dükkân sizin istediğiniz gibi girip-çıkın” dedi. Böylece ülkemiz kısa zamanda yabancı döviz, mal, hisse senedi pazarına dönüştü.

Recep Bey yönetimindeki AKP iktidarı ise kapıyı söktü, kapıyı. Daha önceki dönemlerde kapının hiç değilse kapatılabilme şansı vardı. AKP bu şansı da elimizden aldı.

İşin özeti budur.

Gelinen aşamada, bu nedenle tarım ve sanayi üretimi gerilemiş, hizmet sektörü onları ikiye katlamıştır. Yukarda da belirttiğim gibi bu durum tam bir fecââttir.

Meseleyi biraz daha anlatayım ki vehâmetin boyutları da daha iyi anlaşılabilsin.

Tarım ve Sanayi sektörünün önemini, yukarda “üç beyaz” ve “üç siyah” diyerek anlatmıştım. Gelelim hizmet sektörüne.

                 

Hizmet Sektörü:

En kısa tanımıyla, işgücünün üründen ön planda olduğu sektörlerdir. Birebir insan ilişkilerine dayanır. Eğitim, sağlık, turizm, sanat, danışmanlık, vb. alanlar hizmet sektörü kapsamındadır.

Bir de şöyle tarif edeyim: Tarım ve sanayi sektörü tencere ise, hizmet sektörü onun kapağıdır.(Zatımı tebrik ederim, ekonomi literatürüne de bir katkı yaptım.)

Şimdi, tencere olmazsa kapak neye yarar? Havayla civaya. Hatta kapaksız tencere yine bir iş görür. Ama tenceresiz kapak hiçbir işe yaramaz.

Türkiye ekonomisi hızla,  tenceresiz kapak olma yolunda ilerlemektedir. Bu gidişle tencerenin adı kalacak, kapak da kafamıza çalınacaktır.

Bugün ülkemizin hangi şehrine giderseniz gidin, özellikle AKP iktidarında, hızlı bir şekilde % 80’i yabancı sermaye olan Alış-veriş Merkezleri,  Özel Hastane, Dersane, Pastane, …..hanelerin ne kadar çoğalmış bulunduğunu görürsünüz.

Peki açılan bir tane adam gibi fabrika var mı? Yok. Siz o televizyon, buzdolabı, gazoz, ciklet, tencere-tava,  pet şişe, naylon leğen, don lastiği, atlet-kilot, akide şekeri jelatini, su tabancası hortumu, maytap fişeği fitili, yok daha bilmem hangi ürünleri üreten imâlathaneleri, atölyeleri ve diğer üretim haneleri sanayiden mi sayıyorsunuz? Şayet böyle bir düşünceniz varsa gayetle yanılıyorsunuz.

Bunlar,icra dairesi açılışını bile büyük bir tantana ile yapmadılar mı?

Bunlar, ayakkabı boya salonunu dahi matah bir şeymiş gibi büyük bir tantana ile açmadılar mı?

Sanayi denildi mi akla Demir-çelik, Petro-kimya, Enerji, Uçak, Lokomotif, Otomobil, Tank, Füze, Mensucat, Un, Şeker vb.leri üreten fabrikalardan müteşekkil bir organizasyon bütünlüğü akla gelmelidir. Üstelik ülke bunları üretirken, ham madde ve yarı mamul madde üretimi ve kullanacağı iş gücünü de önemli ölçüde kendi öz kaynaklarından temin etmelidir.

Türkiye, özellikle AKP döneminde bırakalım ağır sanayiyi geliştirmeyi, eldekileri de hızla imha eden bir politika izlemekte, sanayimiz sıfır noktasına yaklaşmaktadır. O çok “büyüyen” ekonomileri tamamı ile dışa bağımlıdır. Eski Cumhurbaşkanı Gül dahi, “1 dolarlık(100 cent) ihracat için, 85 centlik ithalat yapmamız vahim bir durumdur” diyerek bunu itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Atatürk ne demişti?  “Bu millete her şeyi öğrettim de uşaklığı öğretemedim” Hemen ilave edeyim: Hizmet sektörü bize göre bir iş değildir. Biz hizmeti sadece misafirlerimize, saygı gösterdiğimiz büyüklerimize yaparız. Bir de vatan hizmetini kutsal saydığımız için ne görev verilirse “başımız üstüne” der yerine getiririz. Para ile birilerinin hizmetini görmek ne fitratımızda, ne de meşrebimizde mevcut değildir. Ancak, özellikle son yıllarda, “körolası hanede etfal-ı ayâl var’olduğu için, “ne iş olursa yaparım abi” kıvamına ve pozisyonuna geldik.

Milletle oynaya oynaya öyle bir hale getirdiler ki, şimdi hangi gence sorsam, “abi, sigortalı bir işim olsun yeter” diyor. Bunu diyenlerin çoğunun da köyde babasının, atasının çifti-çubuğu mevcut. Ne diyeyim, yazıklar olsun!

Ve yine yazıklar olsun, ülkeyi bu hale getirenlere…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Sami Öztürk 2018-07-29 21:00:33

Acilen ÜRETİM ekonomisi şart. Ah inönü ah devenin başını çadıra sokmayacaktın.