Az katılım az demokrasi, çok katılım çok demokrasi

Ülkemizde çok sık konuşulan ve tartışılan bir konu var. O da oy verdiği siyasi partiyi beğenmeyen, kızan veya yaptıklarını benimsemeyenlerin devamlı yakınmaları.

Az katılım az demokrasi, çok katılım çok demokrasi

Ülkemizde çok sık konuşulan ve tartışılan bir konu var. O da oy verdiği siyasi partiyi beğenmeyen, kızan veya yaptıklarını benimsemeyenlerin devamlı yakınmaları.

10 Eylül 2018 Pazartesi 11:41
Az katılım az demokrasi, çok katılım çok demokrasi
   Ülkemizde çok sık konuşulan ve tartışılan bir konu var. O da oy verdiği siyasi partiyi beğenmeyen, kızan veya yaptıklarını benimsemeyenlerin devamlı yakınmaları.
   Siyasi iktidar olan AK Parti'ye oy verenlerin bir kısmı, “Alternatif yok, çaresizlikten oy veriyorum”; bazıları, “İstikrar için veriyorum”; bir kısmı da, Muhalefet kendini yenileyemiyor” diyor.
   Muhalefete kızdığı hâlde CHP'ye oy verenler, “Çaresizlikten veriyorum”
şeklinde beyanda bulunuyor.
   Bir kısım vatandaşlarımız ise, yeni partiler, özellikle merkez sağ parti kurulması gerektiğini söylüyor.
   Gerekirse daha da çoğaltabileceğimiz bu tür mazeretlerde gerçeklik payları yok mu? Var.
   Öncelikle sorgulanması gereken konunun, tüm dünyada ve ülkemizde temsili demokraside yaşanan kriz ve siyasi partilerin iç yapıları olduğunu düşünüyorum.
  Halkımız, rejim olarak demokrasiyi istemekte, ancak partilere ve politikacılara güven duymamaktadır. Çünkü parti başkanı ve çevresinin egemenliğinde oligarşik olarak örgütlenen siyasi partilerimiz, liyakat üzerine değil, sadakat üzerine yapılandırılmışlardır. Ülkemizdeki cemaat, aşiret ve etnik kökenli bağlılıklar da bu yapılaşmayı kolaylaştırmakta ve desteklemektedir.
Bunların sonucu olarak siyasi partilerimiz mevcut oligarşik yapılarını korumak için kayırmacılık yapmakta, iktidarda iseler her türlü merkezi ve yerel devlet olanaklarını; muhalefette iseler ellerindeki belediyelerin olanaklarını yandaşlarına peşkeş çekmektedirler.
   Amaçları, çağdaş uygarlığı yakalamak değil, parti içi iktidarı sürdürmek olan siyasetçiler, oluşturdukları hizip ve klikleri kullanarak birbiriyle yarışmakta, sonunda biri diğerini yenmekte ama nitelik anlamında aralarında fark olmadığından iç dinamik yaratamamakta, havanda su dövmektedirler.
   Neticede, iç dinamikler yaratılamadığından, siyaset iktidar olmaya odaklanmakta, bunun için her türlü ödün verilmekte; Ülkemizdeki değişimler de dış dinamiklerin zorlamasıyla olmaktadır. Avrupa Birliği’ne girmek için yaptığımız değişiklikler bunun örneğidir. Ancak bunlar zorlamayla olduğundan bir yerde tıkanmaktadır.
   Yeni bir parti kurulacak olduğunda da geldikleri partilerdeki modeli sürdürmek isteyen, geçmişlerinde hiçbir başarıları bulunmayan ve laf cambazlığından öte hiçbir marifeti olmayan eski siyasetçiler, deneyimli olmanın da verdiği avantajla kendi kadrolarını kurmakta ve iktidarlarını pekiştirmektedirler.
   Temel hak ve özgürlüklerinin bilincinde olan ve aktif hâle gelen yurttaşlarımız ise, oy çoğunluğunu sağlayan siyasi partiler ve liderlerin verdiği kararları, doğru değerlendirmeyle çoğunluk sultası olarak görmekte; gelişme ve değişmelerin dış telkin ve zorlamalarla değil, çağdaşlığın gereği olarak yapılmasını ve farklılıklarının dikkate alınmasını istemektedir.
   Ayrıca, bilgi toplumuna geçen ve küreselleşen dünyamızda ülkeler artık; düşünce, fikir, bilgi, mal, sermaye ve insan akımlarını kontrol edemez duruma gelmişlerdir. Çok kez, özellikle geri kalmış (bıraktırılmış) ülkelerin ve halkının kaderini, dış ülkelerde alınan kararlar belirlemektedir.
   O hâlde bağımsızlığımızı koruyarak toplumumuzdaki değişmeleri nasıl gerçekleştireceğiz?
   Bunun için öncelikle siyaset yapma anlayışımızı değiştirmemiz; kısır çekişmeler yerine siyaseti, bir siyasal programı uygulayabilmek amacıyla iktidara gelmek için yapmamız; bunu yaparken de içimize kapanmamamız, düşünce ve proje üretmemiz, müzakere etmemiz, öğrenmemiz ve öğretmemiz, dış dünya ile ortaklıklar kurmamız; amacımıza ulaşmak için de aktif yurttaşları devreye sokmamız; farklılıkları kabul ederek hoş görmemiz ve ötekileştirmememiz; günümüzde kamusal mal ve hizmetler sadece devlet tarafından üretilmediğinden (yapılmadığından), bazı kamu mal ve hizmetlerini müstakilen ya da devletle birlikte gerçekleştiren STK'lara önem vermemiz, seslerini dinlememiz, haklı istemlerini kabul etmemiz; özetle katılımcı demokrasiyi çoğaltmamız gerekmektedir.
   Amacımız, izlemek değil, oyuncu olmak olmalıdır.
   Sözün özü; Ne kadar katılım, o kadar demokrasi!
   Not: Yazıda, Sayın Prof. Dr. İlhan Tekeli'nin, 'Yeni Bir Siyaset Anlayışı ve Pratiği Üzerine Düşünmek' başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.
Son Güncelleme: 10.09.2018 11:55
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.